MARTİN EDEN
Sevgili okurlarım öncelikle herkese selamlar ve sevgiler. Umarım iyisinizdir. Ben de hayat izin verdiğince iyi olmaya çalışıyorum. Bugün burada olmamızın nedenini açıklıyorum hemen; MARTİN EDEN. Jack London amcamızın yazdığı bu muhteşem yapıtı arkadaşım Umut Ceylan'ın tavsiyesiyle okudum. Sizlerle bu kitap hakkındaki fikirlerimi paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
Martin Eden, denizci, cahil, çete lideri, kızların peşinde koşan genç bir adamdır. Bir gün Ruth adında bir kızla tanışınca birden aşk sarhoşu olur. Öyle ki yolda gören polis memuru bile onu gerçekten sarhoş sanarak tutuklama raddesine gelmiştir. Ruth ile tanıştıktan sonra artık tek dileği onunla olmaktır. Hayatta tek amacı onunla her anını doyasıya yaşamak olmuştur. Ancak Martin'in Ruth'a yaklaşması çok zor olacaktır çünkü Ruth, üniversitede edebiyat okuyan, bilgili, kültürlü aynı zamanda burjuva sınıfı bir aileye sahiptir. Martin ise işçi sınıfında yaşayan cahil bir denizcidir. Martin kararını vermiştir; o burjuvalardan biri olmak için var gücüyle çalışacak ve onlardan biri olacaktır. Öncelikle dil bilgisini, konuşmasını, yürümesine çeki düzen vermek ister bunun için de Ruth'dan yardım alır. Dil bilgisini düzelttikten sonra edebiyata yönelir. Her şeyden uzaklaşmıştır. Artık işçi sınıfıyla takılmıyor eskisi gibi sarhoş olmuyor, kavga etmiyordu. Kendindeki gelişimi başkalarının yanında bizzat fark etmeye başladı Martin. Yavaş yavaş Ruth'a yaklaşıyordu ancak yetmezdi. Bu yüzden de yazmaya karar verdi. Şiirler, romanlar, oyunlar her şeyi yazacak ve bu meslekten iyi para kazanıp Ruth'u alacaktı. Ne var ki Ruth, ona karşı duyduğu ilginin aslında Martin'in kendini geliştirmesi için yardım etmek istemesine yoruyordu. Yoksa durum bundan biraz daha mı karmaşıktı?
Yazımın bundan sonraki kısımları spoiler içerir!
-SPOİLER ALARMI-
Martin hiç beklenmedik anda Ruth ile yakınlaşınca Ruth'un hisleri ortaya çıkar ve bir anda kendi aralarında sözlenirler. Martin'in üzerindeki baskı da artar. Yazmaya devam eder. Bıkmadan usanmadan gazete ve dergilere yazılarını postalamaya devam eder. Ne var ki asla ama asla kimse geri dönüş yapmaz. Martin ise adeta bu yolda tek başınadır. Ne sevgilisi ne ablası kimse onun gerçek bir yazar olabileceğine inanmaz. Ancak zamanla ufak tefek satışlar yapar dergilere. Yine de bu ufak tefek satışlar hayalindeki yazarlık mesleği için yeterli değildir. Bu satışların arkası gelmeyince Martin aç kalır, güçten düşer, hasta olur ama asla pes etmez. Ruth'un ailesi ise sürekli baskı yaparak Martin'den ayrılmasını ister. Bir gün Martin bir barda yaptığı konuşmanın ardından bir gazetede manşet olarak çıkar. Oakland'daki sosyalistlerin lideri olduğunu iddaa eden bu manşet Ruth ile arasının bozulmasına ve ayrılmasına neden olur. Bu ayrılık Martin'in en büyük zevkleri olan yazmak ve öğrenmenin de sona erdiğinin göstergesi olur. Sadece yazılarını dergilere ve gazetelere gönderir. Nihayetinde ''Güneşin Hicabı'' adlı eseri yayınevi tarafından basılır. Çok düşük bir beklentiyle piyasaya çıkan bu felsefi eleştiri kitabı çok büyük bir üne kavuştu. Bununla birlikte Martin'in diğer kitapları da içeriği ne olursa olsun basılmasını isteyen dergiler ve yayınevleri tarafından basılmak üzere isteniyordu. Martin sonunda başarmıştı. Yazar olmuştu artık. Zengindi, istenen adamdı. İstediği her şeye sahip olabilirdi. Ruth ve ailesi tarafından da istenmeyen adam değildi artık. Zengindi çünkü ve nitekim Ruth da geri döndü. Her şeyi yapacağını, gerekirse ailesini karşısına alacağına söyledi ancak Martin o an tüm gerçeği görmüştü. Ruth da ailesi de ona makamından ötürü geri dönmüştü. Bunları gördüğü an da içinde aşka ve yaşama dair anlamlı her şeyin öldüğünü anlamıştı. Reddetti Ruth'u evine bıraktı ve bitti her şey. Artık hiçbir şeyden zevk almıyordu. Yaşamak ağır geliyordu. Bu hayatta en iyi bildiği yer olan denizlerde yaşamına son verdi. Yaşama dair içindeki tüm hisler öldükten sonra fiziki olarak da yaşamak, yaşamak sayılmazdı.
Şimdi gelelim benim Martin Eden ile ilgili düşüncelerime:
Martin Eden'a başlarken beni çeken şey, denizci olan birinin aşk için her şeyini değiştirmesiydi ancak bu kadarını bekleyemezdim çünkü okula gitmeden kendi başına kitap yazıp harikalar yaratacak kadar iyi oluyor. Nietzsche' ye, felsefeye dokunuyor. Köle ahlakını reddediyor. Bunlar hakkında hiçbir bilgim yok. Araştırmayı hiç düşünmedim ancak kitabı okurken bunları büyük bir hevesle öğrenme isteği duydum. Martin'in okudukları yazdıkları bana büyük bir araştırma arzusu uyandırdı.
Beni etkileyen diğer şey ise aşkı Eden'ın. Onun aşkını okudukça daha önce yaşadığım ve aşk olduğuna inandığım şeyin aslında aşk olmadığını ve hayatımda daha önce aşık olmadığımı anladım. Aşkı için o kadar büyük şeylerden vazgeçiyor o kadar çok şeyi göze alıyor ki aşkın nasıl yüce bir duygu olduğunu anladım.
Martin'in son bölümde yazar olduktan sonra artık her şey elinin altındayken, istediği her şeye sahip olabilecekken, kötü yaşam standartlarını yükseltmesi hariç hiçbir şeyi değiştirmemesi, üstelik Ruth da geri dönmüşken, bu yeni standartları hayatına entegre etmeyip kendine ve az da olan sevdiklerine acı çektirmesi benim nezdimde Martin için en üzücü şeydir diye düşünüyorum.
Buradan Ruth Morse'a sesleniyorum; Ruth, Martin bunları haketmedi. Üstelik onu bırakman bir aşığa hiç yakışmadı. Senin gibi bir karakterden bu karaktersizliği beklemezdim açıkçası. Ayıp oldu Bay Eden'a.
Ayrıca Martin Eden eseri, Jack London'ın yarı otobiyografik bir eseri olduğu için sevgili London'ın hayatına intihar ederek son verdiği tahmin ediliyor. Bu da kafanızın bir ucunda bulunsun değerli okurlar.
Evet benden Martin Eden yorumları burada sona eriyor. Bu güzel kitabı okuyabildiğim için kendimi bir tık, ufak bir tık geliştirmiş hissediyorum çünkü kitap insanın araştırmacı ruhunu ortaya çıkarıyor. Eveeet geldik bir blogun daha sonuna. Esen kalın☺️.
Yorumlar
Yorum Gönder